Ayet Türleri
Önümüze iki türlü ayet konmuştur. Birisi Kur’an ayetleri, diğeri kainat ayetleridir. Yüce Allah, bütünüyle Kur’an ayetlerini düşünüp öğüt almamız ve Allah’ın tek ilâh olduğunu anlamamız için indirdiğini haber veriyor. (Nisa, 82; Yusuf, 2; İbrahim, 52 v.d.)
Aynı şekilde yerler, gökler ve içindekilerin de aynı hedef için yaratıldığını bildiriyor ve onlardaki bu ilmi insanların okumasını, içindeki mesajı almasını istiyor. (Bakara, 164; Âl-i İmran, 190-191; Yunus, 101 v.d.)
Bu ayetler bize sadece kainatta olanı biteni haber vermek, onların isimlerini öğretmek ve arada bir kendilerini konu etmek için anlatılmıyor. Bunların tek hedefi kalbi uyandırmak ve Yüce Allah’a bağlamaktır. Çünkü disiplinli düşünmek, bir halden diğerine geçmek içindir. Tefekkürle kalp dirilir, hali değişir, sıfatı güzelleşir. Bu dirilik ve güzellik diğer lâtifelere yansır. Kalp gibi ruh, sır, hafi, ahfa, vicdan, akıl ve şuur da ayet ve delilleri tefekkürün sonucu oluşan ilim ve feyzden nasiplenir. Sonuç güzel ahlâktır.
Tefekkürle cehaletten ilme, dünya hırsından zühde, kibirden tevazuya, benlikten edebe, nefretten sevgiye, korkudan emniyete, vesveseden zikre, boş işlerden ibadete, fani dostlardan ebedi sevgiliye yöneliş ve geçiş sağlanır. İşte buna seyr u sulûk, yani Allah’a gitmek denir. Bu hedefe giderken her şey bir vesileden ibarettir. Tefekkür de en güzel vesiledir. Bunun için, “uyanık kalple bir saat tefekkür yapmak, gaflet içinde bir sene ibadet yapmaktan hayırlıdır” denmiştir. (Ebu’ş-Şeyh, Kitabu’l-Azame; Gazalî, İhya)
Kur’an’da, ayetlerden ibret almak ve sonuç çıkarmak için samimi iman, uyanık kalp, güzel yöneliş, takva, temiz akıl ve sabır gerekli görülmüştür. İman etmeyen ve aklı midesine, kulağı para sesine, gözü cüzdanına bağlı yaşayan kimseler, bu halleriyle kör, sağır, dilsiz, hissiz ve kıymetsiz birer varlık olarak tanıtılmıştır.
Rabıta
“Ey iman edenler! Allah yolunda sabredin, düşmanlarınız karşısında sebat gösterin, rabıta yapın / Allah’ın korumanızı istediği sınırları bekleyin, Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.” (Âl-i İmran, 200)
Bu ayetteki “rabıta yapın” emri, her mümini ilgilendiren bir emirdir. Tefsirlerde burada geçen rabıtaya şu manalar verilmiştir: Düşmanların saldıracağı yerleri gözetleyin, sınırları bekleyin. Dininizi tehlikelerden koruyun. Nefis ve şeytan düşmanlarına karşı uyanık olun. Onların kalbinize girmesine yol vermeyin. Allah’ın çizdiği sınırları iyi gözetin, ilâhi hükümlere harfiyen uyun. Namaz vakitlerini gözetleyin ve mescitleri ibadet, taat ve zikir ile mamur edin. (Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensur; İbnu Kesir, Tefsir.)
Yüce Allah’ın her müminden istediği rabıta, kalbini Yüce Allah’a bağlamaktır. Her işte O’nun rızasını gözetmektir. Bütün yaptıklarında helal ve haram sınırına dikkat etmektir. Kalp kâbesini günah kirlerinden temizlemektir. Oraya Allah’ın sevmediği şeyleri sokmamak için gönlü kontrol altında tutmaktır. Kısaca, Yüce Allah’ın düşman olduğu şeyleri gönülden çıkarmak ve kötülüklerin esaretinden kurtulmuş, hür bir müslüman olmaktır.
Rasulullah s.a.v. Efendimiz, “rabıta yapınız” ayeti indiği zaman, ashabına ayette anlatılan ribat ve rabıtanın ne olduğunu şöyle açıklamıştır: “Zor ve sıkıntılı zamanlarda güzelce abdest almak, kalbi mescitlere bağlı olmak, ibadet yerlerine çokça gidip gelmek ve bir namazı kıldıktan sonra diğer namaz vaktini gözetlemek var ya; işte sizin için ribat budur, işte asıl ribat budur, işte asıl ribat budur.” (Buharî, Tirmizî, Nesaî, Malik) Bu hadisten ribatın iki türlü manasının olduğunu anlıyoruz. Birisi manevi, diğeri maddi sınırları kontrol altında tutmaktır. Korunacak manevi sınırlar ilâhi emirler ve kalbimizdir. Maddi sınırlar ise düşmanın saldırı noktalarıdır. Kalbin Yüce Allah ile ne halde olduğunu kontrol etmeye murakabe denir. Zahiri düşmanları takip ve kontrol etmeye ise mücadele denir. Her ikisi de mümin için vazgeçilmez birer vazifedir. Çünkü ayette kurtuluş bunlara bağlanmıştır.
Tefekkür
TEFEKKÜR YA DA VARLIKLARI RABITA
Kur’an ve Sünnet’te emredilen bir diğer rabıta şekli tefekkürdür. Tefekkür etmek, fikretmek, düşünmek aynı şeydir. Hepsi kalple yapılan bir ameldir.
Düşünmek akıllı olmanın gereğidir. İnsanın en başta gelen özelliği düşünmektir. Tefekkür, boş ve gelişi güzel bir düşünce değildir; gizli bir ilim yoludur. Tefekkür kalp aynasında varlıkların iç yüzünü görmektir. Bilinene bakıp gizli olanı fark etmektir. Görünene bakıp görünmeyene ulaşmaktır. Delile bakıp hedefe varmaktır. Tefekkür, sanata bakıp sanatkârı tanımaktır. Kalp gözüyle Yüce Yaratıcı’nın varlıklarda gizlediği ilmini, kudretini, rahmetini ve hikmetini görüp, O’na hayran olmaktır. Bunun sonu O’nu sevmek, zikretmek, yüceltmek ve O’na teslim olup huzura ermektir. Kur’an’da bu sonuç tefekkür, tezekkür, teemmül, tedebbür, ibret, basiret, marifet ve muhabbete bağlanmıştır.
Tefekkürü tarif ettik. Tezekkür, unutulan bir şeyi hatırlamak, unutmamak ve devamlı tekrar ederek onu kalpte tutmaktır. Teemmül, bir şeyi devamlı ve çok yönlü düşünerek içinde saklı olan manayı ortaya çıkarmaktır. Tedebbür, bir şeyi derinlemesine düşünmek ve arkasındaki gizli manayı çözmektir. İbret, bir şeyde verilmek istenen mesajı almaktır. Basiret, işin iç yüzünü görmektir. Marifet, bir şeyi asli haliyle olduğu gibi tanımaktır. Muhabbet, bir şeyi sevmek ve onunla huzur bulmaktır.
Görüldüğü gibi, bütün bunlar bir irade, yöneliş, gayret, iman ve sabır istemektedir.
'MÜRŞİD YERİNE ALLAH'I DÜŞÜN' SÖZÜ DOĞRU MU?
Yüce Allah’ın zatı hariç, her şey düşünülebilir. Yüce Allah’ın zatı hiçbir şeye benzemediği için onu düşünmek mümkün değildir. Rasuiullah s.a.v. Efendimiz, bu konuda şu ölçüyü önümüze koymuştur:
“Allah Tealâ’nın zatını tefekkür etmeyin/düşünmeyin. O’nun nimetlerini ve yarattığı varlıkları düşünün. Çünkü siz Allah’ın zatını düşünmeye güç yetiremezsiniz.” (Ebu’ş-Şeyh, Kitabu’l-Azame; Ebu Nuaym, Hilye; Tabaranî, el-Evsat; Beyhakî, Şuabu’l-İman; Elbanî, Sahiha.)
Alimlerimiz bu hadisten hareketle şu temel kaideyi tespit etmişlerdir: “Her ne ki hayal edilir, o Allah değildir.” (Şa’ranî, el-Yevakıt). Yüce Allah’ın dışındaki her varlık düşünülebilir ve nasıl olduğu hayal edilebilir. Fakat Allah nasıl acaba diye düşünülmez, düşünülemez.
Bu hadis, niçin bir mürşidi düşünüyorsunuz da Allah’ı düşünmüyorsunuz, diyenlere cevap vermektedir. Kâmil mürşid, bir varlıktır, kuldur, edep ve takva sahibi salih bir insandır. Allah’ın dostu, halifesi, şahidi, delili ve davetçisidir. Onu düşünmek, hayal etmek, kalpte canlandırmak, gönülde şekillendirmek, rabıta yapmak mümkündür, fakat bu durum Yüce Allah’ın zatı için mümkün değildir.
Kur'an Anne-Babaya itaati emrediyor
Rabbimiz Kur’an’ında bize sürekli ana-baba hakkına riayet etmeyi emrediyor. Onları “valideyn” olarak tanımlayıp sanki “tek varlıkmış” gibi tanımlıyor ve “rızasına” ulaşmayı şart olarak koşuyor.
* “Biz insana, annesine babasına iyi davranmasını emrettik. Zira annesi onu nice zahmetlerle karnında taşımıştır. Sütten kesilmesi de iki yıl kadar sürer. İnsana buyurduk ki: “Hem Bana, hem de annene babana şükret! Unutma ki sonunda Bana döneceksiniz.” Eğer onlar seni, ortak olduğuna dair hiçbir bilgin olmadığı şeyleri Bana ortak saymaya zorlarlarsa sakın onlara itaat etme! Ama o durumda da kendileriyle dünya işlerinde iyi geçin, makul bir tarzda onlara sahip çık! Bana yönelen olgun insanların yolunu tut! Sonunda hepinizin dönüşü Bana olacak ve Ben işlediklerinizi tek tek size bildirip karşılığını vereceğim.” (Lokman Sûresi, 31/14-15)
* De ki: “Gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını ben okuyup açıklayayım: O’na hiçbir şeyi ortak yapmayın, anneye babaya iyi davranın, fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin, çünkü sizin de onların da rızkını veren Biziz. Kötülüklerin, fuhşiyatın açığına da, gizlisine de yaklaşmayın! Allah’ın muhterem kıldığı cana haksız yere kıymayın! İşte aklınızı kullanırsınız diye Allah size bunları emrediyor.” (En’âm Sûresi, 6/151)
* “Yalnız Allah’a ibadet edin, O’na hiçbir şeyi ortak kabul etmeyin. Anneye, babaya, akrabalara, yetimlere, fakirlere, yakın komşulara, uzak komşulara, yol arkadaşına, garip ve yolculara, ellerinizin altındakilere de güzel muamele edin. Bilin ki Allah kendini beğenen ve övünüp duran kimseleri sevmez.” (Nisa Sûresi, 4/36)
* “Biz insana, anne ve babasına güzel muamele etmesini emrettik. Zira annesi onu nice zahmetlerle karnında taşımış ve nice güçlüklerle doğurmuştur. Nihayet insan, gücünü kuvvetini bulup daha sonra kırk yaşına girince Yâ Rabbi der, ‘Gerek bana, gerek anneme babama lûtfettiğin nimetlerine şükür yoluna beni sevk et. Senin razı olacağın salih amel yapmaya beni yönelt ve bana salih, dine bağlı, makbul nesil nasip eyle! Rabbim! Sana döndüm, ben Sana teslim olanlardanım,’ İşte bunlar, cennetlikler içinde o seçkin kimselerdir ki, kendilerinden, yaptıkları amellerin en güzelini kabul edeceğiz ve günahlarını affedeceğiz. Bu, onlara söz verilen şaşmaz doğru bir vaaddir.” (Ahkaf Sûresi, 46/15-16)
“Rabbin kesin olarak şunları hükmetti (emretti):
- Ancak kendisine ibadet edin,
- anne ve babaya iyilik edin.
- Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, sakın onlara ‘öf‘ bile deme ve onları azarlama.
- İkisine de tatlı ve güzel söz söyle.
- İkisine de acıyarak tevazu kanatlarını indir.
- Ve şöyle de: ‘Ey Rabbim! Onların beni küçükten terbiye edip yetiştirdikleri gibi, sen de kendilerine merhamet et.’
Rabbiniz içinizden geçenleri çok iyi bilir. Eğer iyi kimseler olursanız, elbette ki Allah, kötülükten yüz çevirerek tevbeye yönelenleri son derece bağışlayıcıdır.” (İsra suresi, 23-25)
Burada Hz. Allah iki şey hususunda emir de değil, kesin hüküm vermiştir. Nitekim bu hususu bir başka ayet-i celilede de görüyoruz: “…Hüküm sadece Allah’a aittir. O size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf suresi, 40)
Bu ayetten de açıkça anlaşılıyor ki, Cenab-ı Hakk’ın bizlere olan birinci hükmü Allah’a kulluk, ikinci hükmü ise anne-babamıza ihsandır, iyilik etmektir.
Allahu zû’l-Celâl ve’l-Kemâl hazretleri bu ayet-i celile ile hem ruhen, hem bedenen Zat-ı Ecell-i Âlasını tevhid (birleyip) ve sadece kendisine kullukla bizleri vazifelendirmiş, Zat-ı Bâri’sinden başka hiç bir şeye ibadet etmememizi ferman buyurmuştur.
Çünki O; bizim yaradılış gayemizi, bizi yaratmasının asıl maksadını şöyle açıklamıştır: “Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyat suresi, 56)
Yine Habibine şöyle emretmiştir: “Onun için öğüt ver, eğer öğüt fayda verirse.” (Â’lâ suresi, 9) Allah’ın Resûlü de bu emre uymuş; bozuk inançlara müptela, ölçüsü-tartısı-kilesi yanlış, imandan yoksun, akıl ve mantık mizanından mahrum müşrikleri imana davet ederek onları tedavi etmeye, doğru yola yönlendirmeye çalışmıştır.
Bugün de mukaddesatına hor bakan, din ve milliyetini şaşırmış, hangi milletin mensubu olduğunu bilemeyecek kadar aptallaşmış insanımızı vaazlarla, sohbetlerle, kitaplarla, yazılarla Allah’a kul olmaya, Resûlullah’a ümmet olmaya, anne-babaya da itaata çağıracağız ve hidayet yoluna dönüşlerini sağlayabilmek için elimizden gelen gayreti göstereceğiz.
Çünkü sağlam bir akla sahip olan herkes bilir ki; kendisi dahil tüm insanlık yeryüzündeki en küçük bir varlığı halk edip, onu bir kaç saniye bile yaşatmak kudret ve kabiliyetinden mahrumdur. Kul, tam bir acziyet içinde olduğunu itirafla, kendi yaratıcısının da, kâinatı yaratan Allah Teala olduğunu tasdik ve onu tevhid ile/birlemekle mükelleftir.
Aslında, mutlak acz içindeki insan, hatadan-günahtan uzak olmadığına göre, acziyetini kabullenerek ehlini bulup onu dinlemek mecburiyetindedir. Ehlini bulup dinlememek, batıl ve cehalette ısrar etmek ise, fikrini ıslah etmekten korkmak ve müptela olduğu hastalıktan kurtulmak istememektir.
Böyleleri aslında muhatap bile alınmaya değmez. Bunlara konuşmaya, anlatmaya bile gerek yoktur. Ama arzusu Hakkı-hakikatı bulmak olan kimseler dinleri tektik eder, sorar öğrenir. Şurası da muhakkak ki, her insan bir diğerinin gördüğünü göremediği gibi, bildiğini de bilemez. Dolayısıyla kendisi göremeyip bilemediği için, bir diğerinin görüp bildiğini de inkâr edemez, etmemeli. Müslümanların yaşadığı ülkede topluma küfür ve mel’ânet (dil ile, kalem ile, medya yoluyla) saçmaya da asla hakkı yoktur! Olmamalı…
Üzerinde yaşadığımız küre-yi arzı bir topaca benzetip, dönüp duruyor diye gözü kapalı konuşup, onu yaratını ve döndüreni tanımamak; bir saati gördüğü-bildiği-kullandığı halde onu yapan, kuran ve çalıştıran ustanın varlığını inkârdan daha âdice bir nankörlük değil midir?
Tenasül nizamını inkârla, yani insanların Hz. Âdem’den çoğalıp geldiğini kabul etmeyerek, insanların maymundan tekâmül ettiğini iddia eden, Yahudi Darvin nazariyesinin zehirlediği dimağlara sorulsa, dense ki; “Neden bu hadisenin bugüne kadar başka bir emsali yoktur? Neden hâlâ günümüzdeki maymunlar tekâmül edip, insan olmuyor? Neden hâlâ hiçbir kimse değil bir canlı, bir damla kan bile halk edemiyor?” Verecekleri cevap var mıdır?
Öyle ise, insanların aslı Kitab-ı İlahi’de beyan buyrulduğu üzere Hz. Âdem’dir (a.s.). Batıl iddia sahipleri için, bugün tek çıkar yol vardır. Ya Âdem’i (a.s.) ve onun yaratıcısı Allah’ı tanıyacaklar, ya da gökten inen bütün kitapları ve tarihçilerin yazdıklarını tamamen inkâr edeceklerdir.
Şüphesiz ki her akl-ı selim/sağduyu sahibi Ata’sını da, Allah’ını da tanır…
Malum olduğu üzere Mevla-i zû’l-Celâl insanı bütün mahlûkatın en mükerremi-üstünü, en şereflisi olarak yaratmıştır.
İbn-i Mesud -radiyallahu anh-der ki:
“Ben Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-e Allah katında hangi amelin daha sevimli olduğunu sordum.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: “Vaktinde kılınan namaz.” buyurdu.
Ben sonra hangisi dedim.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:“Ana ve babaya iyilik.” buyurdu.
Ben sonra hangisi dedim.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: “Allah yolunda cihad.” buyurdu.”
Yine Müslim -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’te, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-Efendimiz’e bir adam gelerek:
“Yâ Resulellah! Ben Allah’tan sevap dilemek için sana cihad ve hicret etmek üzere biat ediyorum.” dedi.
Bunun üzerine Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurdu:
“Ana-babana dön, onlara iyi bak, hoş tut. Zira cennet onların ayakları altındadır.”
Anne-babaya iyilik etmek ve onların haklarını korumak bâbında birçok Hadis-i şerif’ler mevcuttur. Bakınız Cebrâil Aleyhisselâm ile Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yaptığı şu konuşma, ana-babamıza belimiz bükülünceye kadar iyilik yapmamız gerektiğinin haklı bir ispatıdır.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-Efendimiz buyurdu ki:
“Burnu yerde sürünsün. Burnu yerde sürünsün. Burnu yerde sürünsün.”
Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- sordu: “Kimin yâ Resulellah?”
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“Anasının, babasının yahud bunlardan birinin ihtiyarlık anına yetişip de cennete giremeyenin veyahud anası-babası kendini cennete sokmayanın.”
Ve daha sonra Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz minbere çıkarak üç kere “Amin!” dedi ve şöyle beyan buyurdu:
“Bana Cebrâil geldi ve dedi ki:
Ey Muhammed! Kim ki anasından babasından birine ulaşır, sonra onlara iyilik etmeden ölürse cehenneme girsin. Amin de. Bende ‘Amin’ dedim.
Ey Muhammed! Kim Ramazan ayına yetişirde günahları bağışlanmadan ölürse, Allah onu cehenneme sokar ve rahmetinden uzaklaştırır. Amin de. Bende ‘Amin’ dedim.
Ey Muhammed! Kimin yanında ismin anılıp, sana salât-u selâm getirmez ve ölürse cehenneme girsin. Allah’ın rahmeti ondan uzak olsun. Amin de. Bende ‘Amin’ dedim.”
Bunun içindir ki bir evlat onlara karşı vazifesini hakkıyla yapmak mecburiyetindedir.
Anne-babaya itaatsızlık etmek, karşı gelmek, gücendirmek ise büyük günahlardan olup, katî haramdır.
Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:
“Allah’ın rızâsı ana-babanın rızâsında, gadabı da gadaplarındadır.” (C. Sağir)
Yaptıkları fedakârlıklar göz önüne getirilirse, haklarını ödemenin imkansızlığı ortaya çıkar. Bir evlat hiçbir surette onların hakkını ödeyemez. Ne ellerine vereceğimiz üç-beş kuruş, ne alacağımız üst-baş, ne de hastalık anında yanlarında bulunabilmek. Sakın kimse yaptıkları bu amellere aldanıp, övünmesin.
Bakınız; Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz onların hakkının ancak ne ölçüde ödenebileceğini beyan buyuruyor:
“Bir evlat babasının hakkını hiçbir surette ödeyemez. Ancak onu köle olarak bulur. Satın alarak azad ederse hakkını ödemiş olabilir.” (Müslim)
Zamanımızda kölelik olmadığı için daima hoş tutmak gerekiyor. Onlara “Öf” demek bile Allah-u Teâlâ’yı gadaplandırıyor.
“Cennetin güzel kokusu beş yüz yıllık mesafeden alınır. Fakat anne-babasına isyan edenlerle, akrabaları ile münasebeti kesenler bu kokuyu alamazlar.” (Tebârâni)
Allah-u Teâlâ’ya arz edilip de geri döndürülmeyen duâların arasında ana-babanın evlatları için yaptıkları duâları ve bedduâları da saymıştır.
Resulullah Efendimiz sâhâbeden birine sorar:
“Çocuğuna hiç bedduâ ettin mi?”
“Evet yâ Resulellah!” deyince;
“Çocuğunun ahlâkını sen bozdun.” buyurur.
Bütün bu Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerden anlaşılıyor ki; maddi-mânevi ihtiyaçlarını istemeden karşılamalı, gönüllerini incitecek hareketlerden şiddetle kaçınmalı, kusurlarını görmezlikten gelmeli, başkalarının yanında hep iyiliklerinden bahsederek itibarlarını korumalı, şikayet etmemeli, hayatta iken olsun, öldükten sonra olsun hep duâ etmeli, vefatlarından sonra dostlarıyla alakayı kesmemeli.
Bir kişi Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e gelerek:
“Annem-babam öldükten sonra onlar için yapabileceğim bir iyilik var mıdır?” diye sordu.
Resul-i Ekrem Efendimiz:
“Evet. Onlar için duâ ve istiğfar etmek, verdikleri sözü yerine getirmek. Dostlarına ikram etmek, yakınlığı onlar vasıtasıyla olan kimseleri ziyaret etmek, ikramda bulunmaktır.” buyurdu. (Ebu Dâvud)
Veysel Karani Hazret-i Sünnet-i Resul’ün, Siret-i Resul’ün tam kopyasıdır. “Analara itaat, Allah’a ve Resulullah’a itaattır.” Hadis-i şerif’inden ayrılmadığı için, annesinden aldığı izin hitama eriyor diye, Resul-i Ekrem Efendimiz’i evinde bulamadan, yarım saat daha beklemeden geri dönen, emr-i Resul’ü, Cemâl-i Resul’e tercih eden insan. Çünkü zahiri gözle Resul’ü görmeden, hayy gözü ile Resulullah’ı görmüş.
Okuduğu bir Âyet-i kerime üzerine erkenden eve dönen, Bâyezid Hazretleri’ne annesi; “Niçin bu kadar erken döndün?” dedi.
“Bir Âyet-i kerime gördüm. Allah kendisine ve sana hizmet etmemi emrediyor. Hemen hizmetine koştum. Ya benim için yalvar sana hizmet edeyim, yahut bırak kendimi Allah’a vereyim.” buyurdular.
Anesi: “Seni Allah’a bıraktım. Kendini yalnız O’na ver.”
Bâyezid-i Bestâmi Hazretleri kendisini Allah’a vermiştir. Fakat annesinin hizmetinden de ayrılmaz. Çünkü Allah’ın emri böyledir.
Soğuk bir kış gecesi annesi yattığı yerden “Su.... Susadım.” diye seslendi.
Bâyezid-i Bestâmi Hazretleri buzlarla çevrili su testisi elinde annesinin yanına geldi, fakat kadın uyumuş. Hazret, annesini uyandırmadan, saatlerce bekledi. Nihayet annesi uyandı.
Hazret suyu uzattı. Soğuktan elleri donmuş, parmakları buzla çevrili testiye yapışmış. Bunu gören annesi şöyle duâ eder: “Yâ Rabb’i! Ben Bâyezid’den râzıyım, sende râzı ol.”
İnşallah anne-babalarımızda bizlerden râzıdır. Hiçbir şey için geç kalmış sayılmayız.
Yeter ki onların kıymetini bilelim.
SAYFA 1----->SAYFA 2
1 Eylül 2010 Çarşamba
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
RSS Feed (xml)


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder